31 Temmuz 2013 Çarşamba

Dead Man Walking !!!

Bundan dört sene önce Madımak Katliamı ile ilgili bir yazı yazmıştım. Yazıda katliamda yaşamını kaybeden insanlarımız için en zor şeyin ölmek olmadığını söylemiştim. En zor şey ölmek değil onu beklemekti. Bu yüzden ne zaman Madımak konuşulsa orada “Ölümü Bekleyen Kahramanların” olduğunu belirtmek zorunda hissederim kendimi.
Dead Man Walking, fragmanında kıskaçlarını salan bir film. Fragmanının bir sahnesinde, gardiyanın “Dead Man Walking!” şeklinde bağırışının üzerine izledim bu filmi. Elbette izlemeden önce film hakkında okuduklarım, filmin çerçevesini açıkça belirtiyordu.  Bilmeyenler için deyivereyim; film bir idam mahkumu ve onun idamının temyizinde mücadele veren bir rahibeyi anlatıyor. Bu mücadele, ikisi arasında ki ilişki, ortamın ve yaşadıkları çevrelerin tutumları, kurbanların aileleri derken kendimizi bir dilemmanın içinde buluyoruz: İdam.
İdam hakkında ne düşünüyorsunuz bilmiyorum, ama eğer aklınızı ve benliğinizi biraz berraklaştırmak isterseniz; filmi izlerken idam (zaten ana maddemiz bu ama) hakkında yapılması veya yapılacak iç fırtınaları yaşıyorsunuz. Filmin ilerlemesiyle mahkum ve rahibenin yaşadıkları, anlattıkları, itirafları sizi bu fırtınalar içinde sürükledikçe sürüklüyor...
Aynı senaryo zincirini HBO’nun TV dizisi OZ’da da görmüş; aynı tufan ve fırtınaları orada da yaşamış biri olarak; dizinin aksine filmde mesaj, açık ve net bir şekilde sonunda veriliyor. "Açıkçası" gözümüze sokuluyor. İdamın doğru mu, yanlış mı olduğunu tartışırken bunun mesajının direk verilmesi doğru mu sorusu aklımıza geliyor. Çünkü filmden çok süreci takip ederken; bir o tarafa bir bu tarafa yön tutarken, sonuna doğru sert mesajlarla sarsılıyoruz.
Filmle ilgili kafama takılan bir konu var, atamıyorum. Daha önce de bir çok olay için bu soruyu veya düşünceyi kafama takmıştım: insan son gününde (yani biliyorsun ve eminsin son günün olduğuna) ne yapar? Bu soru veya düşünceyi tarafımdan cevaplamak zorunluluğu duydum. Galiba en güzel olduğunu düşündüğüm cevap bir doktordan duyduğumdu; "her gün ne yapıyorsa onu yapmaya devam eder." Peki ya hapishanede? (Böyle böyle alıp başını gidiyor, soru da cevap da.)
Uzun lafın kısa bölümünde; Susan Sarandon ve Sean Penn’in muhteşem oyunculuklarının lafını etmezsek ayıbın büyüğünü ederiz. Helen Prejean’ın kitabından uyarladığı ve yönettiği film için Tim Robbins’e teşekkür borçtur.
Ama filmde dikkat çekmek istediğim diğer konu ise filmin müzikleri. Nusrat Fateh Ali Khan (nur içinde yatsın) imzası taşıyan müzikler sürüklendiğiniz fırtınaların üzerine doğru gelen yıldırımların ışıklarından farksız. Sizden bir cevap istercesine geliyorlar. Ama cevabı bulduğunuzda Eddie Vedder’ın Nusrat Fateh Ali Khan  ile yaptığı muhteşem düet karşılıyor.
Sevgi ve Saygılarımla.