Bundan dört sene
önce Madımak Katliamı ile ilgili bir yazı yazmıştım. Yazıda katliamda yaşamını
kaybeden insanlarımız için en zor şeyin ölmek olmadığını söylemiştim. En zor
şey ölmek değil onu beklemekti. Bu yüzden ne zaman Madımak konuşulsa orada “Ölümü Bekleyen Kahramanların”
olduğunu belirtmek zorunda hissederim kendimi.
Dead Man Walking,
fragmanında kıskaçlarını salan bir film. Fragmanının bir sahnesinde, gardiyanın
“Dead Man Walking!” şeklinde bağırışının üzerine izledim bu filmi. Elbette
izlemeden önce film hakkında okuduklarım, filmin çerçevesini açıkça
belirtiyordu. Bilmeyenler için
deyivereyim; film bir idam mahkumu ve onun idamının temyizinde mücadele veren
bir rahibeyi anlatıyor. Bu mücadele, ikisi arasında ki ilişki, ortamın ve
yaşadıkları çevrelerin tutumları, kurbanların aileleri derken kendimizi bir
dilemmanın içinde buluyoruz: İdam.
İdam hakkında ne
düşünüyorsunuz bilmiyorum, ama eğer aklınızı ve benliğinizi biraz berraklaştırmak
isterseniz; filmi izlerken idam (zaten ana maddemiz bu ama) hakkında yapılması
veya yapılacak iç fırtınaları yaşıyorsunuz. Filmin ilerlemesiyle mahkum ve
rahibenin yaşadıkları, anlattıkları, itirafları sizi bu fırtınalar içinde
sürükledikçe sürüklüyor...
Aynı senaryo
zincirini HBO’nun TV dizisi OZ’da da görmüş; aynı tufan ve fırtınaları orada da
yaşamış biri olarak; dizinin aksine filmde mesaj, açık ve net bir şekilde
sonunda veriliyor. "Açıkçası" gözümüze sokuluyor. İdamın doğru mu, yanlış mı
olduğunu tartışırken bunun mesajının direk verilmesi doğru mu sorusu aklımıza
geliyor. Çünkü filmden çok süreci takip ederken; bir o tarafa bir bu tarafa yön tutarken, sonuna doğru sert
mesajlarla sarsılıyoruz.
Filmle ilgili kafama takılan bir konu var, atamıyorum. Daha önce de bir çok olay için bu soruyu veya düşünceyi kafama takmıştım: insan son gününde (yani biliyorsun ve eminsin son günün olduğuna) ne yapar? Bu soru veya düşünceyi tarafımdan cevaplamak zorunluluğu duydum. Galiba en güzel olduğunu düşündüğüm cevap bir doktordan duyduğumdu; "her gün ne yapıyorsa onu yapmaya devam eder." Peki ya hapishanede? (Böyle böyle alıp başını gidiyor, soru da cevap da.)
Filmle ilgili kafama takılan bir konu var, atamıyorum. Daha önce de bir çok olay için bu soruyu veya düşünceyi kafama takmıştım: insan son gününde (yani biliyorsun ve eminsin son günün olduğuna) ne yapar? Bu soru veya düşünceyi tarafımdan cevaplamak zorunluluğu duydum. Galiba en güzel olduğunu düşündüğüm cevap bir doktordan duyduğumdu; "her gün ne yapıyorsa onu yapmaya devam eder." Peki ya hapishanede? (Böyle böyle alıp başını gidiyor, soru da cevap da.)
Uzun lafın
kısa bölümünde; Susan Sarandon ve Sean Penn’in muhteşem oyunculuklarının lafını
etmezsek ayıbın büyüğünü ederiz. Helen Prejean’ın kitabından uyarladığı ve
yönettiği film için Tim Robbins’e teşekkür borçtur.
Ama filmde dikkat
çekmek istediğim diğer konu ise filmin müzikleri. Nusrat Fateh Ali Khan (nur
içinde yatsın) imzası taşıyan müzikler sürüklendiğiniz fırtınaların üzerine
doğru gelen yıldırımların ışıklarından farksız. Sizden bir cevap istercesine
geliyorlar. Ama cevabı bulduğunuzda Eddie Vedder’ın Nusrat Fateh Ali Khan ile yaptığı muhteşem düet karşılıyor.
Sevgi ve
Saygılarımla.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder